• Arkadaşlarım

MUCİZE

15/4/2009 · Kategori: YAZILARIM

 

 

            Bugün bir televizyon programında, mucize bir taştan söz edildi… Aragonit! Ben programı seyredemedim, tam o sırada televizyon arızaya geçti. Ama program başlamadan önce defalarca reklamı geçtiği için dikkatimi çekmişti. Günlük işlerin arasında programda bu konunun sırasının gelmesini bekliyordum. Şansım yokmuş.

            Uzun zamandır bu tür konularla ilgilendiğim için hemen bilgisayarımı açtım, internette aragoniti araştırdım. Sonra da kitapçıya gidip onun hakkında yazılmış olan kitabı aldım büyük hevesle. E tabii, bir de doğal taş satan tanıdığım birkaç dükkâna girdim. Ama o da ne? Hiçbir yerde aragonit taşı yok. Olanlarda da yeni tükenmiş. Dükkânlarda çalışanlar gün içinde bir çok kişinin gelip bu taşı sorduğunu söylediler. Televizyon seyredemedikleri için buna bir anlam verememişlerdi. Çünkü çok nadir sorulan bir taşmış. Bugün hiç satmadıkları kadar satmışlar, hiç vermedikleri kadar da sipariş vermişler.

            Eve dönerken mucize taş bende de büyük bir mucize yarattı. Üstelik elime bile almamış, hatta cismini bile görmemişken. Nasıl bir şeye benziyordu, yalnız internet sitesinde gördüğüm fotoğraflardan biliyordum. Sabahtan beri yaptıklarımı düşündüm. Televizyonda bir programda alt bantta geçen bir reklam beni alıp internet sayfalarına, oradan kitapçılara, oradan da doğal taş satan dükkânlara götürmüştü. Ne merak! Hadi ben kendimi bilirim. Bu tür konular beni hep çekmiştir. Ucundan kıyısından mutlaka öğreneceğim, yeni bir şey görmüş kedi gibi etrafında dolanıp merak patilerimi korka korka da olsa mutlaka bir kere konuya değdireceğim. Kişilik meselesi. Artık kendimi böyle kabullenmekten başka çarem yok. Bu merakın önüne geçemiyorum. Hani çok şükür öyle şifalandıracak bir konu da pek yok hayatımda. Yuvarlanıp gidiyorum bir şekilde…

            Ama düşündükçe insanımızın umuda ne kadar ihtiyacı olduğunu fark ettim. Gün geçmiyor ki televizyonlarda, gazetelerde yeni bir şifa otu, taşı, giysisi çıkmasın. Yüzü bir anda gençleştiren mucize kremlerden felçli adamı ayağa kaldıran içeceklere kadar geniş bir yelpazenin pazarı oluştu ülkemde. Herkes aktarlara koşar oldu. O güne kadar adını bile duymadığımız otlar mutfaklarımızdan taşmaya başladı. Herkes birbirine reçeteler öneriyor. Yakında dağlara tırmanmaya başlarız sihirli otları, taşları bulmak için. Hiç şaşmam.

            Hep bir mucizeye ihtiyacımız var. İster taş olsun, ister ot. Hem ne zararı olabilir ki, değil mi canım? Koskoca bilim adamları, doktorlar çıkıp televizyonlarda demeçler veriyor; gazetelerde makaleler yayınlıyor; hepsinin mucize vaat eden en az bir kitabı var. Aralarında çok ciddi bilim adamları, bu işe yıllarını vermiş doktorlar var, onları tenzih ederim. Ama gün bu gün diyerek ortalığa dökülmüş umut tacirlerinden söz ediyorum ben. Şöyle bir dönüp bakın; bir dönem televizyonları cinciler, falcılar tutmuştu. Hatta iş iyice abartılmış televizyonda telefonla bağlananlara fal bakılıyor, gelecekleri okunuyordu. Hepimiz ağzımız bir karış açık seyrediyorduk bu programları. Eğer onlara ulaşamıyorsak mahalle aralarında cinciler, falcılar, medyumlar ziyaretlerimizle abat oluyorlardı. Sonra birkaç aklı başında programcı ve yazar çıkıp bu adamların foyalarını bir bir gözler önüne serdiler, bilim ve din adamları hem bilimsel hem dinsel açıdan konunun gerçeklerini olabildiğince halka açıklayıp bu programlara ve insanlara gösterilen ilginin en azından medyada azalmasını sağladılar da bu rüzgâr böylece biraz olsun dindi.

            O zaman da insanımızın umuda ihtiyacı vardı, şimdi de var.  Değişen hiçbir şey yok. Bu sefer otlarla, taşlarla, enerji edebiyatlarıyla yapılıyor aynı şey. Yurdum insanı  yine kendisine arkasında bir ışık bulabileceği kapıyı aralamaya çalışıyor. Hastalığına, üzüntüsüne, acısına, şişmanlığına, zayıflığına, maruz kaldığı radyasyona, sinirine, gerginliğine, ruhsal çöküntülerine… Birileri çıkıp bir şeyler söylüyor, benim insanım onları yine ağzı bir karış açık dinliyor.

            Benim cânım insanım hep umudun peşinde koşuyor. Ne umutsuzluğu olduğunu bile bilmeden, neye umar aradığını bile düşünmeden… Yeter ki birileri mucize var desin.

            Benim insanım asıl mucizenin kendisi olduğunu unutmuş, umutsuzluğunu daha da derinleştireceğini bilemeden umudun peşinden koşuyor…

 

 

                      Ben güler durur idim çölün mecnunlarına

                      Dahi çöller Mecnun için Sultan Süleyman imiş

                      Erem dedim eremedim ademin esrarına

                      Kendini okuyan insan bir ömür Kur’an imiş.

                                                                          Aşık Mahsuni

                                                                      

« Önceki ::